İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Seni terk ediyorum…

Seni terk ediyorum… İçimde kalan boşluğunu yanıma alıp çıkıp gidiyorum. Ne varsa gerçek olan ve yaşanılan; ne varsa ve bize ait olan, ne varsa götürebildiğim kadar götüreceğim, gittiğim yere… Gözlerime dolan her şeyle ve ancak seni severek öğrenebildiğim bu yalnızlığımla, seni terk ediyorum!  
 
Hâlbuki ben ne çok sevdim seni, farklı ses tonlarında ama hep aynı anlamlarımla ne çok söyledim. Seni sevdiğimi… Gözlerinin gözlerimde ki haline ne kadar da düşkündüm ben, ben anlatamayacağım kadar çok sevdim seni… Oysa şimdi, seni terk ediyorum! Ve sen iyi ki, çok daha önce yalnız bıraktın beni, yoksa şimdi kederli bir ben görecektin. Biliyorum, gördüğüm her şey bana sensizliği hatırlatacak ve gördüğüm her ortak tanıdığımıza önce her şeyden önce, seni sormak isteyeceğim. Sonra öyle bir susacağım ki; kendime ben bile şaşıracağım… Seni terk ediyorum!
Elim titrek, titrek tekrar, tekrar yazıyor işte; bak burada kâğıt üstünde seni terk ediyorum! Yüreğimden beynime sızan, adınla başlayıp sanki sonsuza kadar süren cümlelerimin öznesini ‘seni’ terk ediyorum! Her şey ne kadar az anlamlı olacak? Yürüdüğüm sokaklar, gördüğüm yüzler, ağaçlar, kuşlar, yeni kelimeler ve dostlar, türküler, sevimli sevimsiz rüzgârlar, hayatımı dolduracaklar mı?
Önce başlığını yazdığım hiçbir yazım olmamıştı, bir şeyler hemencecik değişti bile… Seni terk ediyorum! Sana yazdığım şiirlerim ve senden sebep yazdığım ve şaşılan cümlelerimle dolu sayfalar gittikçe sararacak, sen okudukça, okumak için açıp kapattıkça her bir sayfa daha fazla kırışacak ve ben olmayacağım…
 
Seni terk ediyorum!
 
Üstüme kalan yalnızlıkta, yaşadığım ne varsa gecenin bir saatinde geceden habersiz, odandan taşan ışığa bakmak gibi ya da odanın geceden fazla karanlığına bakmak gibi, her şeyi ardımda bırakıyorum. Tüm dünyayı ufaltıp, tüm yolları sana çıkartıp, seni bir kez daha görmek için, uzağına gelmek ne garip bir inançtı… Seni terk ediyorum!
 
Bu önce başlığını yazdığım ilkyazım ve belki en uzun yazım olacak çünkü seni terk ediyorum! Tüm renklerin o masum ve kaçınılmaz karmaşasından ve doğan güneşin zamanımıza yaptığı haksızlıktan, çoğu zamana yetersiz kaldıkları için harflere duyduğum öfkeden, bir çocuğun ilk adımını beraber izlemeyi istemek gibi hayallerden ve ‘o’ çocuğun taşıdığı anlamlarından vazgeçiyorum… Seni terk ediyorum!
Belki az belki çok, sayısız gün var. Seninle bir günü daha tüm yorgunluğumla ve yorgunluğumdan duyacağım tüm gururumla, sana bakarak gözlerine bakarak ve tereddütsüz bir tek kez düşünmeden, sorgulamadan ‘ seni seviyorum’ diyerek geçirmekten, seninle her şeyiyle; iyisiyle kötüsüyle, bazen yorgun, bazen dingin, bazen mutlu, bazen huzursuz ama seninle, bir günü daha yaşamayı beklemekten vazgeçiyorum… Seni terk ediyorum!
Seni sen yokken de sevdim ben, sana hiçbir yakışıksız anlamı yaklaştırmadan, hayaline sesimi hiç yükseltmeden, resmine bir tek kez anlamsız gözlerle bakmadan, sen kendini hiç getirmediğin halde seni sevdim ben… Ve sen yaşadığımı bil diye ve seni hep seveceğimi, seni hep özlediğimi bil diye ve belki ve yine belki sırf beni anlarsın diye ben hep kendi kendime yazdım, şimdi gibi kendi kendime… Seni tek başıma terk ediyorum! Nasıl da sessiz her yer ve ben seni terk ederken ne kadar da gürültü yapıyorum, kendi kendime… Içimin o rahatsız ve üzgün ve kırgın ve anlaşılamamış sesini bir tek ben duyuyorum, beni kim anlar? Ben hep en acıyan yanlarımla ya da en mutlu yanlarımla, en sinirli, ya da en uysal, en masum, en hırçın yanlarımla ne sağındayım senin, ne de solunda; ne arkandayım, ne de önünde, ben ‘en’ duygularımla hep senin yanındaydım… Seni terk ediyorum…
 
Bir sayfadan diğer sayfama taşan bir cümle gibi kendimi orta yerimden kopararak ‘en’ duygularımı, ‘seni seviyorum’u bir tırnak içinde yazdığım yerde bırakarak, kendi sesimin içini kısarak, seni terk ediyorum!
 
Kim bilir bu satırlar hangi sayfalarda eskiyecek? Ve kim bilir beni kimler anlamayacak?
 
Bilmem, anlaşılamamaktan korkmuyorum, seni terk ediyorum! Nasıl da zor, yazacak bir cümle daha bulmaya çalışmak ve nasıl bir şey yeni bir sayfaya yeni bir solukla başlamak, bana sor. Şimdi yalnız başına bir ‘keşke’ ne kadar yakıştı buraya? Bilmiyorum ve şimdi ne kadar çok şeyi bilmediğimi fark ediyorum. İçimden gelen ses sustu ve yine şahitsizim. Seni terk ediyorum!
 
Ağır ağır, yavaş yavaş kendimden bile gizleyerek, kendimi herhangi bir ölümden sakınmayarak ve hep sana geldiğim yollarda artık kabadayı kaba dayı yürüyerek, çatacak bir bakış arayarak, emniyet kemeri takmayarak, E-5 de karşıdan karşıya köprüsüz geçerek, daha fazla sigara içerek, şarap içip deniz kenarındaki kayalıklarda yürüyerek, terli terli soğuk su içerek, sesimi olur olmaz yükselterek ve her şeyden çok yaptığım bir şeyden; seni beklemekten  vazgeçerek, seni terk ediyorum! Varsın, uzasın uzayabildiği kadar bu sonsuzcasına yazdığım yazı, elbet son bir nokta koyacağım,  zaman geçecek, kırmızı yine kırmızı olacak, yağmurlar yağacak, yeni arabalar üretilecek, yeni aşklar ve sayısız tekrarlar yaşanacak, defalarca sofralara ekmekler konacak, taze umut çığlıkları kopacak beşiklerde, türküler dinlenecek, makarna yine makarna olacak ‘ahmet’ abi yine ‘farklı’ söyleyecek; ‘yorumsuz bir hayatı seçiyorum’… Yorumsuz bir hayatın yoruma açık her bir noktasını yaşamaya hazırım, seni terk ediyorum!
 
Yüreğime defalarca sızısı düşen sessizliğini, bana hep çocuk gelen gözlerini hayatın uzanan ‘eli’ ellerini, açıkken daha fazla değil farklı sevdiğim saçlarını, beni yaşamakla koyun koyuna tutan yüreğinin ritmini, kafamın içinde dolaşıp, dolaşıp hayallerime denk gelen içinde senin olduğun ‘gelecek’ düşlerimi; boynuna ilmek geçirildikten sonra ‘son diyeceği’ boğazı sıkı sıkıya, ölümüne daraltılmışken söylemesi istenen, hayatının bütün anlamlarının, birkaç cümleye asla sığmayacağını hep bilen, idam sehpasındaki bir mahkum gibi, her şeyden fazla çokça mecburiyetten ardımda bırakıyorum…Seni terk ediyorum!
 
Bana yeteni hep yüreğimde taşıyarak, ama hep eksik olacağımı ve sana şu an, hemen şimdi bir telefon sesiyle koşmayı isteyerek, durarak, duraksayarak, sesli sessiz, kendimce ve anlamlı ve pazarlıksız ve kinsiz birazcık , birazcıcık düşünüp tüm belkilerden ve amalardan keşkelerden vazgeçmem gerektiğini bilerek, sonra  tek bir ihtimal bırakarak, seni terk ediyorum!
 
Hangi anlam bana nerede tesadüf eder bilmiyorum.
 
Nasıl da isteksizim ve ne kadar ne yapacağını bilmezim, bu inanılmaz hayatın içinde. Seni her satırı sevgi barındıran bir şiir gibi terk ediyorum…Olmasın artık aklımı alan dokunuşların ve kimsesizliğime  sahip çıkan bir sen olmasın artık, tüm benliğim şaşkınlıktan ucuz ‘eşya’ gibi dağılsın; yavrum, bebeğim, özlemim, hasretim, notam, alfabem, sevgilim, ne demek olursa olsun, seni terk ediyorum!
 
Dilimin kaldırabileceğinden fazla bir hüznüm var artık, yürüdüğüm yollardaki camlar, kapılar, duvarlar üstüme yıkılsa bu hüzün; açlığına, susuzluğuna ve can acısına her şeyine ya gülen ya ağlayan, yerli yersiz, sebepli sebepsiz çığlıklar koparan bir deli bile etse beni susacağım ve bu ilk kez  önce başlığını koyup yazmaya başladığım yazı benim son yazım olacak.
 
Artık ne adını ne sevgimi ne hasretimi ne umudumu ne gözlerini ne de hayallerimi, yazamayacağım.
 
Bir daha yokluğunu yazmayacağım, bir daha hiç ‘seni seviyorum’ ve ‘seni özledim’ ve ‘gitme’ yazmayacağım. Seni beklediğimi ve sensiz yaşamanın ne kadar anlamsız  olduğunu artık bir daha hiç yazmayacağım…
 
Ve bana senin olmadığın bir hayatı, yaşamayı öğrettiğin için, seni asla affetmeyeceğim! Seni terk ediyorum!
 
Oysa tanrının bağışladığı tüm zamanlarımın her bir anını senin için sevebilirdim, oysa bir gülümsemenin hayatıma bıraktığı izleri, avuçlarına mutluluk gözyaşlarımla çizebilirdim, oysa sana sarılmanın hayata sarılmak gibi anlamlarıyla dolu ve sırf imla kuralları yüzünden bir sürü küçük harfle yazmak zorunda olduğum, o küçük harflerin taşıdığı büyük anlamlardan sebep karmaşık mutluluklar taşıyan nice yazılarım olsun isterdim, her dilde… Seni terk ediyorum!
 
Sol yanımdaki ağırlığın, tarifsiz dengesizliklerime sebep oldu; seni sevmek yordu beni.
 
Sana sarılmak yordu beni; seninle uyumak yordu beni; senden sonra yaşamak yordu beni; dostlarım yordu beni. Şiirler yordu beni; yazmak yordu beni ama her şeyden çok seni beklemek yordu beni… 
 
Ne seni sevmekten ne de senden vazgeçiyorum, kendimden de vazgeçmiyorum ve seni unutmak da istiyor değilim. Seni yalnızca terk ediyorum…
 
Bu gün ‘bizim’ için bir şey yap, aynaya bak… Bu hayatta hep ‘o’ kadar yalnız kalacaksın. Seni terk ediyorum! Bu terk edişim, derimin altına ulaşan bir diken gibi sivri bir acıyla dolduruyor beni ve ben en göz alıcı sessizliğime kalıyorum. Kendimi senden alıp ne kadar sıkıntı varsa hepsinin ortasına atıyorum ve bilmem kaçıncı kez ölüp, ölüp diriliyorum, kendine iyi bak, seni terk ediyorum! Kendine iyi bak, kimselerin çocuk yanlarını senden almasına izin verme, hatta eğer mümkünse hiç büyüme, büyüklerin dünyasına sen hiç karışma. Karşındaki kim olursa olsun sakın korkma. Bilirim cesursundur aslında ‘kendinden’ korkma diyorum ve hiç kimseyi bir daha sessizliğinle baş başa bırakma…
Görünmez yaralarım kanıyor şehir içi yalnızlığımda, ağzımdan çıkanı kulağım duymasın istiyorum. Şimdi elektrikler kesilsin ya da kalemimin mürekkebi bitsin istiyorum. Şimdi telefonum çalsın ya da birisi şimdi masamın başındayken beni çağırsın. Canım her şeyden çok bir kahve istesin ya da, ya da ne bileyim? Bir şey olsun işte, bir şey olsun da bu yazım bölünsün ve ne yazdığımı ne yazacağımı neden bahsettiğimi unutayım ve hiç hatırlamayayım. Her şeyi ulu orta, bulmuşum gibi davranayım, kendime bir ihanette bulunayım, her şeyden vazgeçeyim, çünkü seni terk ediyorum!
 
Seni kaybetmekten, sensiz bir hayattan çok korkardım, artık senin olmadığın her ‘yaşamışlığım’ korkulu olacak ve her ‘yaşanılmışlığım’ geçici.
 
Sensiz olmaktan çok korkardım ve biliyorum benim bütün korkularımı ‘sen’ biliyorsun. Şimdi daha büyük korkuları seçiyorum, seni terk ediyorum! Yollarına baka, baka kendimi türlü, türlü avutarak olmadı, kendimi kandırarak yüreğimin en dikiş tutmaz yerinden, yüreğime sızan ne varsa görmezden geleceğim. Belki sarhoşum ve ne yaptığımı bilmiyorum; seni terk ediyorum! Tüm gölgeler gecenin içinde kendi karanlıklarında, karanlıkların içinde yürüyorum yürekli ama öylesine, artık ‘sana gelmek’ yok, seni terk ediyorum! Birlikte yaşayacağımız her şeyin olabilme ihtimallerini hayallerine bırakıyorum, düşünebildiğin kadar bir yalnızlık bırakıyorum sana, sana ömrün boyunca taşıyacağın bir yük olarak bırakıyorum yalnızlığı ve ben yalnızlığına sahip çıkabilmeyi kendine mutluluk bilen ben, bir telefon sesinin taşıdığı telaşlara koşan ayak sesleri bırakıyorum sana; gecelerini uzatacak meraklı düşünceler bırakıyorum sana. Sana yüzüne başka ‘yokluğunda’ başka yüzsüzler bırakıyorum… Elimi ayağımı çekiyorum hayatından, en ıssız dalgalara haykırmak istiyorum, içimde ‘seni seviyorum’ demeye yetecek kadar nefes kalmasın; en mutlu yanlarımı aynalara yansıyan bakışlarıma taşıtmak istiyorum ve aynaya yansıyan umutlu bakışlarımı kırmak istiyorum. Bakışlarım dağılsın, nefesim tükensin… Gözlerimi resminden saklıyorum, resmini yırtmadan ortadan kaldırıyorum.  Şarabın ağırlığıyla dudağıma taşıyorum ‘yalnızlığını’ seni terk ediyorum!
 
Bozuk bir zamanlamayla adı tesadüf olabilen ne varsa; sevmek gibi, aşk gibi, mutluluk gibi, sevinç gibi ne varsa kuytuluklara saklıyorum. Sigaramdan alevlenen hatıraları kendime…
 
Sana kaç kez anlatmak istedim, daha önce hiç kimselere anlatmadıklarımı ve kaç gece her şeyimle, hiçbir şeysizliğimle sana sığınmak istedim, gök gürültüsü bahanesiyle. Duysan aklın çıkar, sessizliği bozuk terlikleriyle yine annem geliyor yalnızlığımın üstüne, üstüne… Seni terk ediyorum!
Kimse bilmez, biz birbirimizi nasıl bulduk? Nasıl pazarlıksız, çıkarsız ulu orta  ‘biz’ olduk? Ama herkes bilsin; seni kendin olamadığın için, seni, beni hayatın karşısında fişlediğin için, seni bir ‘uykuya’ sahip çıkamadığın için, seni, beni gölgemle baş başa bıraktığın için, seni, seni, seni terk ediyorum!
Mahsur Başusta, binlom arşivi, 22.06.2006

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın