İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kenan

O artık gülmüyordu, çünkü gülecek yüzü parçalanmıştı. Artık görmüyordu, çünkü zeytin siyahı gözleri yoktu yerinde. Gülerek “merhaba” diyemiyordu, çünkü ellerini bulamıyordu. Yanınıza gelemiyordu, çünkü bacakları yoktu. Bir dehşetin çığlığı, bir vahşetin sinsi yüzü gibiydi morgdaki görüntü. Onu sağlam dört parmağından ve yeşil kazağından teşhis etmişlerdi. O bir gece babasının fotoğraflı kimliğiyle kaçtığı köyüne,  bu kez kimliksiz dönüyordu

Harem Otogarına vardığımda O, Bingöl Tur’un önünde iki büklüm bir bank’a oturmuş, minnacık bir nokta gibiydi. Tanımakta zorlandım. En son görüştüğüm 15 yıl önceki çocuk değildi çünkü. Küçülmüş, gözlerinin feri derinlere göçmüş, anlamsız bakışlarının taşıdığı O, suskundu. O’na ait olmayan, o kahrolası umutsuzluk, yitirilmişlik ve ölüm gölgeleri yüzünden akıyordu.
üzerinde dikeldiğimi sonradan fark etti. İlk göz göze geldiğimizde içim burkulmuş ve ürkmüştüm! Kalkmak istedi, kalkamadı, sendeledi, sağ elini destek yaparak doğruldu, bana doğru yöneldi. Beni tanımıştı. Kucaklaştık, hatır sorma faslı bitmeden aksayan bacağını bankın üzerine çekerek oturmak istedi. çalan kornaların sesinden rahatsızlığı, gerilen yüzünden, şişen boyun damarlarından fışkırıyor, iki eli ile kulaklarını kapatmaya çalışıyordu. Bünyesinin dirençsizleştiği, gürültüden rahatsız olduğu belliydi.
üstü başı dağınık, tırnakları uzamış, saçları siyah gri karışımından yapış yapıştı. çene altlarından biriken kirli ter izleri ile boynunda ip izlerinin derinliği birbirine karışmıştı. Kan çanağı gözlerinin akları çizgi çizgi ve solgundu.
Yemek yerken, çay içerken bu arada da görüşmediğimiz 15 yıl süresince söylemek, sormak istediklerimi sormaya çalıştım. Duymak istediklerimi duymak istedim. Ne sorduklarımı tam anlamı ile anlayabiliyordu ne de duymak istediklerimi anlatabiliyordu. Bazen akli dengesinin gidip geldiğini, yılların erozyonuna kapılmış, ölüm oruçları ve işkence artığı bulanık bir insan karşımdaydı. Sorduğum soruların hiçbirine yanıt alamıyordum. Sorduğum sorulara değil, o kendisinin o anki dünyasında oluşanları bana aktarmaya çalışıyordu.
İstanbul’da olmasının gerekçesini, bir üniversitede ders vermek, son yazdığı kitabın imza gününe katılmak için geldiğini; üniversitede 8 adet kitabının ders kitabı olarak okutulduğunu söylüyordu.
Daha da ileri giderek, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere tüm dünya devletlerini feshederek, dünya devletlerinin sayısını 13’e, dünya başkentlerini teke düşürdüğünü ve tek başkentin Izmir olduğunu söylüyordu. Tüm dünya devletlerini kendisi yönetiyordu. Tüm dünya devletlerinin tek başkanı oydu.
Kemalizm’in tek kurtarıcısı olduğunu, Türkiye’deki Kemalistleri eleştiriyordu. Kemalizm’i korumak adına, Ahmet Necdet Sezer’i kendisinin tayin ettiğini, Onu korumak için de gazeteci Oral ÇALIŞLAR’ı  atamıştı. Aynı zamanda Türk Hava Kuvvetleri, kendisinin direktifleri doğrultusunda Oral ÇALIŞLAR’ın emrine verilmişti.
Sorduğum sorulara cevap vermiyordu. Sadece kendisini anlatmaya çalışıyordu. Arada bir sorduğum sorulara karşılık:
– Te go çı? (Sen ne söyledin) deyip bir yandan söylediklerimi anlamaya çalışıyor, öbür yandan da içine çakıldığı balçık misali dünyasındakileri anlatarak bitirmeye çalışıyordu. Bir boşluğuna denk getirip, kabuk tutmuş boynundaki ip izlerinin nasıl oluştuğunu sordum. Eliyle okşadı ip izlerini, önce kan çanağı gözlerinden ve suratından acı aktı, sonra gülümsedi ve ekledi:
-Bir gece vakti hiç tanımadığım birileri beni aldılar, işkence ettiler günlerce, sonra tel iplerle astılar,  daha sonra da bir yolun üzerine bıraktılar öldüm diye. ölmemiştim ama.
Ölmemiştim derken, gözlerinin içi parlamıyordu hiç, tüm vücudunun sarsıldığını hissettim, omuzları çöktü, çay içtiğimiz masanın üzerine, bir et yığını gibiydi. Boş bakan, zeytin siyahı göz bebeklerinin etrafında kümelenen, beyaz çizgiler üzerinden sırıtan kan çanağı gözleri daldı, daldı gitti.
Dalan gözbebeklerinin arkasındaki sırrı çözemedim ama.  önce gençliği, sevgilileri, işi, ailesi elinden alınmış, sonra düşüncesi, idealleri, sağlığı…  Şimdi de aklının elinden alındığına tanık olmuştum.
Akli dengesinin git-gel eylemlilikleri arasında normale döndüğü anlarda da; başka yerlerde iş bulamadığını, kimsenin kendisine iş vermediğini, Istanbul’da kendisine iş bulmam için yardımcı olmamı istiyordu. Ama bu akli dengesi çok kısa sürüyor, yerini dengesizliklere bırakıyordu.
Sonunda dünya başkentini Karer’e, Göl Mezrasına taşıma ve dünyayı oradan yönetme önerimi uygun bulmuş, ikna olmuştu; Bingöl’e, oradan da Göl Mezrasına gitmeyi kabul etmişti. Kendi mezrası dünya başkenti olacaktı. O da dünya devlet başkanlığını oradan yürütecekti. Bir ara kendisine sunduğum önerimden samimi olup olmadığımı test etme niyeti ile gözleri gözlerimin içine takılı kaldı. Sonra gülümsedi, anlık da olsa mutluydu. Dünyayı, mezrasından yönetecek, Ahmet Necdet SEZER’i oradan vereceği direktiflerle koruyacaktı Oral Çalışlar’la birlikte. Kendisine inandığımı sanmıştı.
Otobüsün hareket saati gelmişti artık.
Parasının olup olmadığını sorduğumda:
-Paraya ihtiyacım olmaz. Tüm uçakların, tüm dünyanın kendisinin emrinde olduğunu, parayı kullanmadığını söylemişti.
Zorla ceplerini aradım. 20,00 YTL, kimliği, Cumhurbaşkanlığınca, hastalıklı ve dolayısı ile affedildiğine dair katları iyice silinmiş bir belge ve adreslerin yazılı olduğunu sandığım, sararmış birkaç kağıt parçası vardı ceplerinde. Bingöl’e gitmesi için yetecek kadar az para ve biletini vererek ve vedalaşarak otobüse bindirdim. Bingöl’ değil de, başka yerlere gidecek kadar parası olmasın diye, az paralı olmasını istemiştim.
Cam kenarına binmişti. Otobüs hareket edince, el sallamalarıma sadece boş gözlerle bakmıştı ve bindiği otobüs, Harem Garı’nın otobüsleri arasından uzaklaşarak kaybolmuştu, donuk gözleri ile birlikte.
Elim havada, aklım Harem’de kalmıştı.
MURTAZA, binlom arşivinden, 22.03.2006

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın