İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Karar

Muhtar başını iki elinin arasına almış, iki dizini birleştirmiş, sandalyenin arkalığından sırtını almış, iki büklüm olmuş oturuyordu balkonda. Önünde bir sepha vardı.  Sehpanın üzerinde dolmak üzere olan bir küllük, küllüğün bir karış ötesinde yarısına kadar dolu bir su bardağı duruyordu. Şehre geldiğinde bu eve misafir oluyordu hep. Ev sahipleri akrablarıydı.  Bu evde yabancılık çekmiyordu hiç. Kendi eviymiş gibi, kendini rahat hissediyordu burada. Üzerindeki sıkıntı olmasa, ayaklarını uzatıyor olacaktı şimdi.
Balkona, misafirin yanına gitmeye hazırlanmışken şortlarından çekip kocasını mutfağa sürükledi evin sahibesi.
“Nesi var muhtar abinin?”
Sesini iyice kısmıştı.
“Karar vermekte zorlanıyor.”
Kadın kocasının yüzüne baktı.
“Neyin kararını?”
“Sonra söylerim.”
Kadın kocasının şortlarından elini çekti. Şortu gerip, öyle bırakınca suya bir taş düşmüş gibi ses çıktı.
“Ne yapıyorsun, canımı acıttın!”
“Acıdı mı sahi? Kurban olurum sana.”
Ev sahibi balkona, misafirinin yanına gitti. Karısı ocağa su koydu. Çocuklar hala uyuyordu.
Bingöl’ün sabah sıcakları mutfağın penceresinden evin içine girmeye başlamıştı bile.
“Günaydın muhtarım!”
“Günaydın!”
Muhtar dönüp ev sahibinin yüzüne baktı.
“Tamam, tamam abi,  kızma hemen, muhtarım demem bir daha!”
“Başım ağrıyor.”
“Viski baş ağrısı yapıyor zaten.”
“Ondan değil!”
“O meseleden mi hala?”
“Evet, gözüme uyku girmedi.”
“Kafanı taktığın şeye bak! Sen o işi bana bırak!”
Muhtar sırtını sandalyeye dayadı.
“Köyü bırakıp, şehre kaçmakta buldum çareyi.”
“Muhtarım… Tamam abi kızma, bir daha demem! Önce bir kahvaltımızı yapalım. Seni bizim Yağız’a götüreceğim.”
Muhtar pür dikkat kesildi.
“Yağız da kim?”
“Soru sormak yok abi. Rahatla lütfen!”
“Kim ki bu…?”
“Kimse kim abi! Yerin rahat mıydı, rahat uyudun mu?”
Muhtar dudak altından gülümsedi.
“Anladım abi, hiç uyumamışsın yine.”
“Gözüme uyku girmiyor, ne yapayım? Sağa dönüyorum köylüler, sola dönüyorum köylüler… Üzerime üzerime geliyorlar.”
Ev sahibi balkonun diğer köşesine itilen sandalyelerden birini çekti, muhtarın tam karşısına oturdu.
“Abi sana da bir şort verseydim, böyle rahat etmezsin.”
“Bana karışma, ben halimden memnunum.”
“Yaz gelmez diyorduk, bak bu saatte bile dışarıda oturulmuyor.”
“Hiç farkında değilim.”
“Abi böyle yaparsan sağlığın bozulur.”
“Ne yediğimden, ne de içtiğimden tat alıyorum.”
“Yapma abi!”
“Danalar anasını emer benden bilirler. Koçlar toslaşır benden bilirler. Aygırlar çifte atar benden bilirler. Çobanlar sürüleri karıştırır benden bilirler.”
“Bilmeyecekler abi!”
“Ben tek başına bütün bunları kaldıramam.”
“Kaldırmayacaksın abi!”
“Salma toplasın diye köyün bekçisini köye saldım, kendimi buraya attım ardından. Köyün bütçesi tam takır, para yok, pul yok…”
“Köyün tüccarları destek vermiyor mu?”
“Veriyorlar da, istemeye yüzümüz yok.”
“Muhtarım sen de bir alemsin! Affedersin abi…”
“Nereye kadar biz, biraz da köylüden salma toplayın, siz de bir şeyler yapın demeye başladılar onlar da.”
“Kızma abi, ama haksız da sayılmazlar aslında. Siz de peynir yapıp, çökelek bastırıp satabilirdiniz.”
“Olandan alıp olmayana veriyoruz, peynire çökeleğe bulaşmaya değmez.”
“Çok şükür ki var!”
“Çok şükür!”
“Abi, Pir ile konuştun mu? O ne diyor”
“Konuştum. O da bana hak veriyor.”
“Pir sıcak postundan kalkmıyor, köyden çıkmıyor zaten. Bu işle bir alakası da yok bildiğim kadarıyla.”
“Yoksa, olsun! Ben başından beri çıkmayalım diyordum, dinletemedim.”
“Abi, azaların ne diyor?”
“Her biri bir telden çalıyor. Neyse ki son sözü ben söylüyorum hep. Aylar öncesinden ortaya bir söz atıyorum. Ne yapayım, başka şekilde olmuyor. Son sözü söyleyeceğim güne kadar kafaları karışıyor iyice. Kendilerine toparlamaya fırsatları olmuyor gariplerin.”
“İplerin senin elinde olması iyi. O zaman sen tek başına karar verebilirsin.”
“Veririm vermesine de, kararı tek başına verdiğim anlaşılmasın!”
“Sen hiç merak etme, bunu da hal ederiz?”
“Çoluk çocuğun diline düşmeyelim de!”
“Düşmezsin abi, biz ne güne duruyoruz?”
“Bilirsin elini taşın altında sokmazlar, ama demedik söz de bırakmazlar.”
“Sen hiç tasalanma abi!”
“Dağlar benden sorulmuyor ya?”
“Abi sen bana baırak! Azaların arasında güvendiğin birileri var mı?”
Elin kulağı var, bir duyan olmasın kaygısıyla Muhtar, sağına soluna baktı.
“Var.”
Ev sahibi eğilip, eliyle Muhtar’ın dizine vurdu.
“Önce bir güzel kahvaltımızı yapalım, sonra çıkar…”
Muhtar, dizlerini açmış, sırtını sandalye dayamıştı. Farkına varmadan rahatlamış ve hafiflemiş; yüzüne kan gelmişti.
“Biliyor musun, seninle konuşunca başımdaki belayı, sırtımdaki yükü unutuyorum.”
Ev sahibi gülümsedi. Bir kez daha eğilip, Muhtar’ın dizine daha sertçe vurdu.
“Canım abim!”
“Ne zaman senin bu balkonunda otursam, acıktığımı hissediyorum.”
Ev sahibi güldü.
“İlahi ağabey!”
“Senin evin de öyle bir yerde ki? Fırından taze ekmek kokuları geldikçe…”
Ev sahibi ayağa kalktı.
“Sigarayı yakma abi! Sofraya oturacağız. Bir koşu taze ekmek alıp geleyim. Ben de acıktım abi.”
“Peki.”
Ev sahibi, içeri geçti. Karısına yüksek sesle kahvaltıyı hazırlamasını söyledi. Karısı, sofranın hazır olduğunu, çocukları uyandırmaya kıyamadığını söyledi.
“Bırak uyusunlar” dedi ev sahibi.
Birazdan evin kapısı açıldı ve kapandı.

***

Kahvaltıdan sonra birlikte çıktılar. Ev sahibi siyah el çantasını almayı unutmamıştı. Onlar evden çıkarken çocuklar uyanmaya; diğer dairelerden de sesler yükselmeye başlamıştı yeni yeni.
“Bir yerde sokak taburelerine oturup bir çay içelim önce.”
“Şimdi sofradan kalkmadık mı?”
“Sabah sabah taburelerde oturup, çay yudumlamanın keyfi bir başkadır Bingöl’de. Tozu  bastırmak için etrafı sulamışlar, havada hafif toprak kokusu, rüzgar henüz sakinken çayın tadı bir başkadır…”
“Sen hala şiir yazıyor musun?”
“Yok be abi, çoluk çoğuca karışınca insanın yazmaya zamanı kalmıyor.”
Selam vere vere ilerlediler sokaktan. Arabalar ve tabureler arasından yürüdüler bir süre. Muhtarı tanıyanlar, sağ olsunlar, yanlarına kadar gelip, “Muhtarım nasılsınız, ne zaman geldiniz?” diye soruyorlardı.
“Burası nasıl abi? Burada oturalım mı?”
Karşılıklı taburelere oturdular. Çay söylediler ve peş peşe ikişer bardak çay içtiler.
Telefon geldi.
Ev sahibi telefonu; “Yağız’cığım biz seni bekliyoruz” deyip kapattı.
“Yağız kim?”
Ev sahibi güldü.
“Gazeteci!”
“Gazeteci mi?”
“İsmi gibi yağız bir çocuk.”
“Yağız, yağız bir çocuk olabilir, bizim onunla ne işimiz olur ki?”
“Bizim çaremiz bu çocukta abi!”
“Bu çocukta mı?”
“Evet abi, bu çocukta. Düşünsene abi, gazetede manşetten verecekler…”
“Neyi?… Yok, daha neler? Ciddi olamazsın?”
“Neden olmasın ki?  Sorumluğun tek başına sen de ve sizin köyde olmadığını söyleyeceğiz, o da yazar…”
“Aslında fena fikir de sayılmaz.”
“Resmi gazetede çıkmış gibi…”
“Dünya alemin haberi olur bundan…”
“Tabi ki abi… Bir gazeteye mülakat vermek kolay mı?”
“Kolay değil mi?”
“Değil tabi. Manşeti hazır…”
“Hazır mı?”
“Evet, ben her şeyi düşündüm, bir güzel hesapladım abi.”
“Manşet ne olacak?”
“Hazır ol abi, söylüyorum….”
“Neden sustun?”
“Abi bir çay daha içelim mi?”
“Manşeti söyleyecektin…”
“Herkes yerinde hınk duracak. Gazetede yayınlandıktan sonra söyleyecek bir tek lafları olmayacak. Resmi gazetede yayınlamış gibi… ”
“Manşet!”
“Ha, Yağız da geldi…”
“Merhabalar”
“Merhaba…”
“Muhtarım siz de hoş gelmişsiniz…”
“Hoş bulduk…”
“Otur bir çay içelim…”
“Muhtarım biz hemen gazeteye geçelim. Çayımızı orada içeriz…”

***

Gazetenin bürosu kahvehanenin bulunduğu binanın birinci katındaydı hemen. Yağız, konuklarını odasına aldı, rahat edecekleri şekilde kendilerine yer verdi.
“Muhtarım seni dinliyorum!”
Muhtar, ev sahibine baktı.
“Abi… Pardon, Muhtarım çekinme,  diline geldiği gibi her şeyi söyleyebilirsin. Yağız, gerekeni alır, gerekmeyeni atar, bir şekle sokar…”
“Nasıl söylesem, nasıl desem…”
“Muhtarım biz bizeyiz, rahat olun lütfen…”
“Bu yıl yaylaya çıkmayacağız…”
Gazeteciyle ev sahibi bakıştılar.
Bingo!
“Muhtarım siz manşeti söylediniz aslında. Biz de aynı manşeti düşünmüştük…”
“Yaylaya…”
Gazeteci baştan aldı, tamamladı:
“Yaylaköyü Bu Yaz Yaylaya Çıkmıyor…”
Muhtar, “Yaylaköyü bu yaz yaylaya çıkmıyor…” diye tekrarladı.
Ev sabibi de aynı manşeti tekrarladı. Ardından çak yapması için elini kaldırdı, gazeteci bunu gördü ve tam muhtarın göz hizasında bir yerde çak ettiler.
Mülakattan sonra gazeteden ayrıldılar.
Gazeteci; “ Bomba gibi bir haber olacak” diyerek uğurladı kendilerini.
Herkes memnundu bu işten.

***

Muhtar dışarı çıkınca dikkatlice etrafına bakındı.
“Zayıflamış gibiyim.”
“Hafifledin değil mi abi?”
“Aylardır nefes alamıyordum, oh be dünya varmış!”
“Haber yarın çıkar mı?”
“Çıkar.”
Muhtar telefonuna sarıldı.
“Alo, yayla işini çözdük… Yağdan kıl çekmek kadar kolay oldu üstelik… Evet, evet, şaka etmiyorum… Gazeteci Yağız’a mülakat verdim, şimdi gazeteden çıktım. Yarın internet üzerinden haberi okur, daha önce konuştuğumuz gibi,  bizim duyuruyu muhtarlığa asarsın… Gözlerinden öpüyorum…”
Telefonu kapattıktan sonra ev sahibine döndü. Çok önemli bir ayrıntıyı hatırlamıştı birden.
“Yaylaya çıkıp çıkma konusu bizimle alakalı değil, bu konu diğer bütün komşu köyleri de ilgilendiriyor dedik demesine de, yaylaya çıkmama kararını biz neden verdik peki?”
Ev sahibi kolundan tuttu, köşeye doğru çekti muhtarı.
“Ne yapıyorsun abi?  Bunlar kimsenin aklına gelmez, kurcalama fazla!”

***

Diğer gün ev sahihi, evin hanımı ve çocuklar uyanmışlar, misafirlerinin uyanmasını bekliyorlardı kahvaltıya oturmak için. Saat dokuza doğru muhtar uyandı. Ortalığı aydınlık görünce, yataktan fırladı adeta.
Aylardan beri ilk kez deliksiz bir uyku çekmişti.
“Günaydın abi! Uyuyabildin mi?”
“Alabildiğine rahat uyudum!”
Eliyle saçını taradıktan ve bıyıklarını ağzına doğru yatırdıktan sonra, ev sahibinin uzattığı yerel gazeteye uzandı.
Ev sahibi gülümserek; “Gün yeni başlıyor abi! Bu gün tarih yeniden yazılıyor,” dedi.

Cafer Yurtsever
İstanbul, 01.07.2011
 

Not: Bu bir öyküdür,  lütfen gerçek kişi ve olaylara uyarlanmayınız!

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın