İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Fotoğraf…

Plakaları sarkan, her tarafı dökülen, hurda yığını kamyonetlerin sağlı sollu park ettiği; kaldırımları yüksek, yarısı stabilize yarısı asfalt, öbek öbek çukurlarla bezeli bir yol ara sıra sizin de geçmiş pencerenizden görünüp, anı tarlanızın yalazları arasındaki yerini alıyordur mutlaka. Dumanını seyrede seyrede yandığına, kül olduğuna emin olarak yenilerine sığındığınız anılar…

Albümlere bakmaya gerek yok her zaman. Bir albüm hafızanızın derinliklerindedir, bir albüm de naftalin kokan çeyiz sandıklarında…
Bir kaydın yedeğini almak gibi.
Belkise nenemin çeyiz sandığı; Belkise hanım İstanbul’a göç ettiği güne kadar misafir odasının iki köşesi arasında gelip gitti.
Bir sağ köşede, bir sol köşede.
Sacdan sobalar eskidi, o eskimedi.
Kökboyalı yün halılar çürüdü, o çürümedi.
Bakır sinilerin yerini alüminyum siniler aldı, o hep yerinde kaldı.
Jandarmaların ilk baktığı yer bu sandıktı.
Jandarmalardan biri namlusunu çevirir,  kollarında işaretler olan biri odanın ortasında durur, bir diğeri de odanın ortasında duran ve kollarında işaret olandan göz emrini alınca çullanırdı üzerine.
O sandık bazen elma, bazen tütün, bazen de fakirlik koktu.
Ama her zaman koktu. O sandığın her zaman bir kokusu oldu.
O sandık kız gibi koktu.
Kadın gibi, anne gibi, nene gibi koktu.
O sandığın her zaman bir kokusu oldu.
Sokak köpekleri gündüzleri gölgesinde uyuduğu kamyonetlerin etrafında dolanmaya başladığı akşam saatleri; mevsim güz, akşam da güz akşamı.
Gürültülü, sisli, kirli bir İstanbul akşamı.
Frenleri boşalan bir kamyon gibi zaman tüneline dalınca insan, mevsimleri karıştırabilir.
O akşam, bir güz akşamı değil de, bir kış akşamıydı belki de.
Belki kar yağıyordu.
İnsanlar akıyor, arabalar geçiyordu yanımızdan.
Sokaklar bir talan sonrasını andırıyor ve güvensizdi.
Sokaklar o yıllarda bacasından dumanlar, kırık camlarından asit kokuları yükselen bir fabrikanın ya da sakatatların etrafa saçıldığı bir mezbahanın çevresinden dolaşıp durma hissi veren solcu sağcı mağduru bir permudelik içindeydi.
İnsanın içini ısıtan gecekondu evlerinden sokağa yansıyan titrek ışıklardı sadece.
Beyaz peynir ve siyah zeytin henüz torağın ve tuzlu köy peynirinin tahtını sarsmamıştı.
Bütün gecekondular hala köy iklimindeydi o yıllar.
Yıl 1987 ya da 88.
İki somya, iki minder, lekeli bir halı.
Duvarlarda posbıyıklı aile büyüklerinin resimleri.
Bu arada göç neslinin çocukları da büyümüş, evlenme çağına gelmişti.
Baba amcanın Küçükköy’de dere ağzında bir yerdeymiş gibi görünen, ancak basamakla çıkılan gecekondusuna o akşam Apo Has, Sırrı, Rıza ve Mehmet Kaplanseren ile Aydın Çalağan misafir idiler.
Hayırlı bir iş için…
Baba amcanın büyük kızı evlenmiş, sıra Aygül’e gelmişti.
Aygül’e de Şakir talipti.
Şakir ve Gülten, benim de bulunmamı istemişlerdi söz gününde.
Turabi’yi temsilen…
Turabi, Şakir’in misayibi, yani kan kardeşidir. Turabi, evlenip Almanya’ya gitmiş, şimdiki gibi istediği zaman uçağa atlayıp gelme imkânı yoktu.
Orada bulunmuşken fotoğraf da çekecektim.
O akşamın fotoğraflarını çektim.
Gençler gelenek yorgunu büyüklerin olduğu yerde gözükmediler hiç.
Sadece temiz yüzlü amcaların resimlerini çekebildim.
Sorunsuz…
Altı ay sonra Gaziosmanpaşa belediyesindeki nikâh törenine de çağırdılar.
Hem fotoğraf çekecektim, hem de Şakir ve Aygül’ün nikah şahidi olacaktım.
Fotoğraf çektim ve imza attım.
İmzam tuttu, Aygül ile Şakir harika bir çift oldular.
Fotoğraflar yandı, banyodan çıkmadı. *)
***
Şehrin kaldırımlarını incelttiler. Kamyonetleri sokaklardan çektiler. Çayırlara çok katlı binalar çıkardılar. Evlerin pencerelerini büyüttüler. Yollara asfalt döktüler; kenarlarına direkler diktiler.
Beyaz peynire ve siyah zeytine beyaz et sırt çıktı, torağın ve tuzlu köy peynirinin tahtı yıkıldı. Köy iklimi çekildi evlerden.
Mesafeler biraz uzadı; daha az görüşülür, daha az paylaşılır oldu hayat.
Gençler yaşlandı, çocuklar büyüdü.
Zaman su; su çağlayan oldu.
Evlere bilgisayarlar, ceplere telefonlar girdi.
Çocuklar kendi odası, kendi yastığı ve kendi dünyasını bahane edip çekirdek aile dışında kalanlarla aralarına duvarlar ördüler.
Göç nesli hantal bir kağnı; genç nesil akarsu gibi kaldı yan yana.
Uzun bir aradan sonra Özgün’ü onsekizine gün saydığı sırada, bir başsağlığı ziyaretinde gördüğümde, “bu çocuklar ne zaman büyüdü?” diye aklımdan geçirdiğimi hatırlıyorum.
Liseyi bitirmiş, üniversiteye hazırlanıyordu.
Su damlası, ayna sırrı gibi bir yüzü vardı.
Gözlerine henüz bir hayat dikenini batmamıştı.
Gözlerinin içi gülüyordu.
O yaşlarda gençler, eve bir misafir geldiğinde kendi odalarına çekilirler; kendi odası, kendi yastığı, kendi hatıra duvarı, kendi dünyasına gömülürlerdi.
Biraz isyan ve biraz ret etmek için.
Ve biraz da ayrı dünyalara ait olduğunu göstermek için.
Özgün, bizim için kanal değiştirdi; müzik setine cd sürdü.
“Caner ve Ceren’i hiç görmedim, büyümüşlerdir şimdi” dedi.
Masaya beyaz örtüyü o serdi; annesi ve halasıyla birlikte masaya peçeteyi, çatalı ve kaşığı taşıdı.
Yani kendi dünyasına gömülmedi.
Yani kendi hatıra duvarına çaylak bir şarkıcının resmini asmak için koşmadı.
Bizi seçti.
Biz onu bu yüzden çok sevdik.
Siz onu bu yüzden çok sevdiniz.
***
Her genç kızın Belkise hanımın çeyiz sandığından bir sandığı olmalı. İçine annelerin ve babaların nikâh fotoğraflarının konduğu ve kapağı açıldığında elma kokan…
Cafer Yurtsever, 19.08.2011
*) Fotoğraflar şimdiki gibi dijital çekilmiyor; makinelere takılan 24 veya 36 karelik filmlerin akıbeti ancak, bir fotografçının karanlık odasında banyo edildikten sonra anlaşılabiliyordu.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın