İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Köyde Hayat

Kış aylarında üzerine çok kar yağan köye geldim. Ameliyattan bir hafta sonra üstelik. Dikkat etmemi söylüyordu bilenler. “Oralarda hala kar var, üşütürsün, yaraların iyileşsin de ondan sonra git” demeyi de atlamadan. Bugün 12 Nisan, gerçekten hala kar var hangi tarafa baksanız. İstanbul’da bahar gelmişti, dağların haberi yok bahardan.  Aslında soğuklar can çekişiyor. Bulutlar yol verdiğinde güneş ısıtıyor bayağı. Arabadan iner inmez, gidip arıları kontrol edecektim. Arılar için erken geldim zaten. Yoksa mayıs ayını beklerdim en azından. Beş aydan beri arılardan haber alamadım. Bir kez Niyazi’yi arayıp soracak oldum. “Ortalıkta arılar var, bunlar seninkiler mi, değil mi bilemem” demişti. Niyazi de ancak bu kadarını söylüyorsa, hiç sormasaydım keşke. Arı kovanları Niyazi’nin gidip geldiği ağıldan yüz metre kadar uzaktaydı ancak. Bostana inse, üç beş adım atsa; buna da gerek yok, her gün el arabasıyla gübre taşıdığı yoldan başını çevirip baksa, iki metre aşağıdaki kovanlarda bir hareket olup olmadığını kolaylıkla anlayabilirdi. Kış boyunca kar yağmış, çok yağmış. Dağların tepelerinde, yamaçlarında metrelerce kar var. Hangi yöne baksanız, kar öbekleri göze çarpıyordu.

Dikkatimi çeken; köy ineklere kalmış gibiydi. Ot yığınlarının yerinde yeller esiyordu. Kışın ortalarında otları bitirmişler, yem ve samana başlamışlar. Yem ve samanlar da bitmiş olmalı ki, inekleri çayırlara salmışlardı. Güneş gören yamaçlar canlı görünüyordu biraz. Hayvanları otlayarak doyduğu söylenemezdi. Hayvanları kapalı ahırlardan açık havaya çıkarmış oluyorlardı sadece.

Son aldığımız habere göre, benim arılarda herhangi bir hareketin olmadığı yönündeydi. “Vay vay, yazık!” diyenlere verecek bir cevabım olmazdı. “Canımız sağ olsun” demekle yetinirdim herhalde. Bu arada kendi aramızda arılardan söz ederken ihtimaller çerçevesinde çocuklara, “iki kovan kalsın yeter” demişliğim de var. Arılardan söz edildiğinde hanım, her seferinde, derin bir nefes aldıktan sonra, “oh olmuş” dedi hep. Arıların kışı çıkarıp çıkmaması sınavdı benim için.

Arılık – Kıştan Çıkış

Baş sağlığına gideceğim aileleri peşinen ikinci sıraya koydum. Arılara baktıktan sonraya.  Arılardan dönünce alt kattaki sobaya birkaç odun atarım. Duvarlar ısınsın. Ameliyat dikiş yerlerini temizler, krem sürer, o zamana kadar güneş de batmış olacak. İnsanlar evlerine çekilecekler.

Bu kışın iki Hasan, bir Ali öldü.

Hezime ablanın kardeşi Hasan henüz genç sayılacak bir yaştaydı, kanserden; Şirin ananın kocası Seyit Hasan 82 yaşındaydı, ama henüz ayakları üzerindeydi kalp krizinden; yurtdışında emekli olduktan sonra yaz aylarında köyde yaşayan, geçen sene defalarca ölümüm eşiğinden dönen Ali abi, organ yetmezliğinden ölmüştü.

Telefonla acılarını paylaşmış olsam da köye gelmişken evlerine gidip baş sağlığı dilemek bir komşuluk göreviydi.

Yerel seçimler geride kaldı. Yeni muhtarı da kutlamak gerek. Ali sonunda muhtar seçildi. Heser ile yarışıyordu hep. Heser aday olmadı bu kez. Yan komşumuz Murat dişine göre rakip çıktı.

Ama önce arılar.

Köy arabası eski muhtarla yeni muhtarın evlerinin bulunduğu sokağa girdi. Hezime ablanın kocası Mehmet Ali’yi bırakmak için. Köyün yaşlılarından.

Söför Oktay, sabah akşam taşıdığı öğrencileri okuldan almak için, yolcularla okul kapısına gitmek yasak diye, öğrencileri aldıktan sonra gelip tekrar almak üzere bizi Sudüğünü köyü girişinde arabadan indirince, köye doğru yavaş adımlarla yol alırken, araba gelip bizi tekrar alana kadar, onbeş dakika kadar Mehmet Ali abi ile konuşma zamanım oldu.  Ona hem baş sağlığı hem de gözün aydın diledim. Ölen Ali ile amca çocuklarıydı; Hasan ise eşinin kardeşi. Göz aydınlığını da oğlu Ali için diledim. Ali Facebook üzerinden yayınladığı bir siyasi mesaj nedeniyle dokuz ay hapis yatmıştı.

“Onu kurtarmak için çok para döktüm” diyordu. “Para her kapıyı açıyor. Yoksa daha içerdeydi…”

Bingöl’den saat 13:30 gibi çıkmıştık, saat 15:00 gibi köye ulaştık. 45 dakikalık bir yol aslında. Köy arabası aynı zamanda öğrenci servisiydi. Şoför öğrencilerin çıkış saatine göre ayarlıyordu hızını. Hakkıydı.

Araba ara sokağa girince, evden uzak bir yerde inmek zorunda kaldım. Neyse ki Erkan yardıma koştu. Valizi o taşıdı. El çantası, bilgisayar çantası, iki poşet de bana kaldı. Hava güneşliydi. Kuru soğuk hissediliyordu yine de. İstanbul havasından çok farklı bir hava. Sert, kuru, ayaza çalan cinsten. Kar havasıydı sonuçta. Yine de “nereye gidiyorsun şimdiden. Havalar çok soğuk” diyenleri haklı çıkaracak kadar değil. Ben geldim diye dağlar üzerlerindeki karı, soğuğu atamazdı bir çırpıda. Her geçen gün havalar biraz daha ısınacaktı. Kaçınılmazdı. O kadar.

Naze görür görmez, adımı seslendi ve bana doğru koşarak geldi. Erkan, sözlü uzaklaştırmaya çalıştı. Dinler mi? Naze geldi bacaklarıma sarıldı.

“Bugün hiçbir şey getirmedim. İki gün sonra Bingöl’e gidince sana şeker getiririm” dedim.

“Olur” dedi.

Bu demektir ki Naze ile başım yine dertte.

Cemile demişti zaten.

“Naze başına bela olur.”

Başına buyruk bir çocuktu. Ev kendi eviymiş gibi, çantalar kendi çantalarıymış gibi davranıyordu. Köyde başka çocuk olmayınca, yaşlılar onun arkadaşları oluyorlardı.

Naze’yi başımdan savdım, incitmeden.

Fotoğraf makinasını alıp yola düştüm. Bir an önce arıların bulunduğu Çetan’a ulaşmaya çalışıyordum. Arıların tamamı sünmüş olabilirdi. Hepsi sünmüş olsa bile, İstanbul’a dönemezdim. Sonucu bildirmek konusunda zorlanırdım elbet. Cemile haklı çıktı diye başımın etini yerdi tabi ki. “Sana demedim mi?” ile başlayan, “oh oldu” ile biten bir yığın laf… Arılar bu kışı çıkarır gibi iddialı sözler etmedim hiç. Deseydim ki, “arılarıma güveniyorum, hepsi kışı çıkarır” o zaman kendimi bağlamış olurdum.

Niyazi, inekleri Cafer’in Çeşmesi çayırına salmış, sırtını kalın gövdeli ağaca dayamış, sigara içiyordu. Yaklaşana kadar istifini hiç bozmadı. Kanserden ölen Hasan, Niyazi’nin amcasının oğluydu. Niyazi’nin Hasan’ın ölümüne çok üzüldüğünü biliyordum. Hal hatır sorduktan sonra acısını paylaştım. Kederlendi. Andı.

Sözü zor geçen kışa getirip, hayatın akışına döndük.

Yokuşu birlikte çıktık.

“Bostanın telleri devrilmiş. Çok kar yağdı, çok. Şükran’a söyledim, demir direk dikelim, yanaşmadı. Olmuyor. Ağaç direkler çürümüş. Senin arılar dışarı çıkmıyor kaç gündür. Murat, çıkış deliklerini kapat demişti ama. Hava soğuktu ya…”

Uçuş deliklerini kapatmak mı?

Bostan kapısını Niyazi açtı. Sarımsakları güz aylarında ekmiştik. O tarafa baktım. Sarımsaklar filizlenmişti.

Sarımsaklardan taraf baktığımı görünce Niyazi,

“Benimkileri fare yedi” dedi. “Kapan koydum, şimdi kapanı bulamıyorum. Fare mi götürdü, tilki mi götürdü, anlayamadım.”

Ceviz ağacı, ötesinde kulübe, kulübenin diğer yanında arı kovanları. Birkaç adım kaldı sonunda. Umarım, birkaç tanesi kışı çıkarmıştır.

Koktuğum başıma gelmedi bu kez.

Hava sıcak ve güneşliydi. Kovan deliklerinden arılar dışarı fışkırıyordu adeta. Bütün kovanlardan, yirmi kovanın yirmisinden…

Niyazi, “Ama geçen gün hepsi brandaya yapışıp kalmıştı…” dedi.

O da şaşırmıştı. Gördüklerine inanamıyordu.

Ben kovanlara doğru yaklaşınca, arkamdan seslendi.

“Çok yaklaşma! Yabancısın, sokarlar.”

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın