İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ali

Buradan, bu yeni köyden hastayı Bingöl’e götürür, orada devlet hastanesine yatırırlar. Bingöl’deki yeni hastane hem çok büyük hem de boş yatak çok. Bir gün, iki gün. Hasta ya iyileşir evine döner ya da hastanın Elazığ’a sevk edildiği haberi gelir köye. Hastanın Elazığ’a sevk edildiği haberi köye gelir gelmez komşular köyde mezar yeri, mezar taşı, dua okuyacak hoca telaşına düşerler hemen. Bu güne kadar hiç yanılmadılar.

Ali, yüzü köy evlerine dönük, Erkan’ın bahçe duvarına yaslanmıştı. Güneşin bulutların arasından bir çatlak bulup gölge bıraktığı bir öğle vakti. Güneş, bu günlerde bulutlardan kurtulup gölgelerden şekiller bırakamıyordu pek. Yağmur bulutları yığın yığındı yukarıda. Her an yağmur bırakabilirlerdi. Bahar yağmurları ceviz aşıran sincaplar gibidir. Yağmur damlalarının düştüğü yerden çimler fışkırıyordu. Sincapların toprağa gömdüğü, unutup orada bıraktığı cevizlerden ceviz bahçeleri. Eski köylü Hüseyin, sincaplara “mühendislerim” diyordu. Dere boyu ip sıralı kök salıp boy veren ceviz ağaçlarına bakıp bakıp.

Bahar sağanakları ara vermiyordu bu sıralar. Mevsimler değişmiş diyorlardı. Kış kış değil, bahar bahar, yaz yaz, güz güz… Eskiden dört mevsim vardı; şimdi iki mevsim. Böyle deyince biri, diğerine sözü uzatmadan onu onaylamak kalıyordu. Yalancının yalancısı olan olana. Dağ köylerinde hava; beton binaların yükseldiği şehirlerde ise futbol açlığı bastırıyordu. Havadan konuşmak, futboldan konuşmak kadar kolay ve örnekleri bol bir konuydu. Mesela yağmur hiçbir zaman üç gün önceki gibi yağmamıştı hiç. Hiç kimse yağmurun daha önce, üç gün önce yağdığı gibi yağdığını hatırlamıyordu. Ali bile.

Ali, bağa bahçeye, ahıra ağıla gidemiyordu artık. Evden çıkıyor, yüz metre aşağıya kadar yürüyor ve bir o kadar yolu geri dönebiliyordu ancak.

Ne zaman, bir buçuk metre yüksekliğindeki komşu evin su basmanı duvarı ile kendi dış kapıları arasında kalan betonla kaplamalı, yirmi metrekarelik, iki tarafı açık, bir taraftan köyün içine, diğer taraftan dağlara, yaylaya açılan kapı önü alana adımını atsa, sağa dönüyor, artık yerinde yeller esen, harabe, temel izleri belli olmayan eski köyden taraf bakıyordu. Yeni köye taşındıkları günden beri. Yani, otuz yıldan beri. Taş duvarlı, toprak damlı, tek kanat küçük pencereli evlerden, yığma tuğla duvarlı iki katlı, iki kanatlı büyük pencereli evlere taşındıklarından beri.

Eski köyde çok şeyleri kalmıştı. Ama orada ne bıraktıklarını bilmiyorlardı. Hayata bağlılık yeminleri bozulmuştu sanki. Daha dik başlı, daha özgür, daha cesur davranıyorlardı belki, ama daha mutlu, daha gizemli, daha dürüst kalamadıklarını kendileri de açıkça söylüyorlardı.

Anılarının büyük bir bölümünü eski köyde, sadece bir çeyreğini yeni köyde yaşayan köyün yaşlıları, bunları birleştirmekte zorlanıyorlardı. Çocukluk, gençlik, orta yaş anılarını hatırlanmamak üzere eski köyde, kayaların gölgesinde, arasında, çeşme başında bırakmış gibi davranıyor, hatırlamaya yanaşmıyorlardı pek. Büyünün bozulmasını istemiyorlardı. Bütün heyecanlarını, şimdi şapkasının betonu kırılmış, borusunun etrafı çukurlaşmış, bedeni yosun tutmuş eski köyün çeşmesinin yalağına gömüp taşınmışlardı. İki elini yan yana getirip, kayık bardak yaparak su içtikleri köy çeşmesi başında duydukları hazzı, kısa mesafeli, gönüllü göçten beri hiç duymadıklarını da söylüyorlardı.

Yeni köyün dört ara sokağı olacağına, kilit taşları ile döşenmiş iki ara sokağı vardı. Bu iki ara sokak, evden eve gidip gelmeye yetmiyordu şimdi. Eski köyün bir patika yolu vardı, ama evden eve gidip gelmeye yetiyordu. Eski köyün taş duvarlı evleri, tek sıra, kayaların hemen dibinde dere boyunca yer alıyordu.

Kayaların içine saklanan tek sıra evler, Hüseyin Dede’nin ceviz ağacı, gövdesi taştan duvar, şapkası betondan köy çeşmesi; engebeli, taşlı, çukurlu, tümsekli, kıvrımlı bir patika yol, yol boyunca uzanan bir su arkı, su arkını besleyen bir dere eski köyü temsil etmeye, ruhunu yansıtmaya yetiyordu. Yeni köyün bir ruhu yoktu, ya da henüz oluşmamıştı. İlişkiler net değildi. Gizli kapaklı ilişkiler yumağı çözüleceğine, giderek büyüyordu. Bir elin parmak sayısını geçmeyen köyün yaşlıları, bu yumağın içinde nefes alamıyorlardı. Gündüzün gündüz, gecenin gece gibi yaşandığı günleri özlemekle geçirmişlerdi son otuz yılını. Muhtarın Peri Bacaları diye pazarladığı taşlar da işe yaramamıştı. Yerel gazete ve internette çıkan haberlere rağbet eden çıkmamış, taşları görmek için ne yurtiçinden ne de yurtdışından kimseler gelmemiş; köy, köyün ahalisi çobanı, genci yaşlısı, kadını erkeği hayal denizinde kulaç atmışlardı bolca.

Eski köyde kimi evlerin arka gözleri kayaların içinde kalıyordu.  Evlerin üzerine kayalar düşer diye, köyün aşağılarda nispeten daha açık bir alana taşınmasına karar verildiği gün çok sevindiklerini hatırlıyorlardı. Ali’nin ve yakın akrabalarının köyde bir karış arazisi yoktu. Kesme taşlardan örülü evleri de… Devletin yaptıracağı afet konutları onları köye bağlardı tabi ki. Konutlar yapılmış, taşınmışlar, içinde yaşamışlar, aradan yıllar geçmiş; Ali ve yaşıtları umduğunu bulamamıştı. Umduğunu bulmadan ölüp gidiyorlardı.

Mühendis, konutlar için ayrılan arsa yetmezmiş gibi, kafasına göre köyün iki katlı afet konutlarını iç içe, üst üste, yan yana, dip dibe, kucak kucağa yığmış ve çekip gitmişti.  Hala İstanbul’da yaşıyordu. O mühendis, köyün Mimar Sinan’ı olacağına adı hatırlanmak istenmeyen biri olmuştu. Mühendisin yaptığı yetmezmiş gibi kendileri de geri kalmamış, köyü yamalı bir bohçaya çevirmişlerdi otuz yıl içinde. Köy kurulalı daha otuz yıl geçmemişken iki ara sokak dışında komşudan komşuya gitmek için yol bulunamıyordu. Bahçe duvarlarını aşmak dışında. Ali’nin üçüncü sıradaki evi, köyün dışında kalan sokağa açılıyordu. Bu sokağa açılan evlerin sahipleri şanslı sayılırlardı. Sokağın bir tarafı halen açıktı. Aslında onlar orasını da kapatmışlardı bir zamanlar. Bir anlaşmazlık çıkınca, birileri bir dilekçe vermiş, il idaresi görevlilerini göndermiş, duvarı çeperi kaldırmıştı. Köyün üst kısmı ile diğer cephesi hane sahipleri tarafından bahçe arsasını genişletmek amacıyla sınır öteye çekilmiş ve taş duvarlarla çevrilmiş. Veli’nin derenin karşı tarafındaki ağılından bakıldığında, köy yarı açık cezaevine benziyordu daha çok. Açık tarafta kalan Erkan’ın ağılı ile emekli öğretmen Turabi’nin bahçe içindeki evi bir ada gibi görünürdü oradan bakınca. Belki ileride birileri de ağılın yerine bir bina çıkarırdı. Erkan da ağılını Murat ile Serkan’ın hanlarının bulunduğu yamaca taşırdı o zaman. Hikmet’in oğlu Murat ile Ali’nin oğlu Serkan, genç ve akıllı çocuklardı. Bilhassa Murat, akıllı ve çalışkan bir gençti. Henüz otuzlu yaşında üç çocuk babası, bir kamyonet, bir at ve bir düzüne kadar ineğin sahibiydi. Ayrıca besicilik yapıyordu.

Ali, sırtını güneşe tutup ısınmak için dışarıya çıkıyordu. O gün yürümeyi de eklemişti ısınmaya. Ağırlığını elindeki bastona vere vere ana yola kadar inebilmişti bir kez daha.

Ali herkesin amcacısı sayılırdı. Köyün en yaşlısı oydu çünkü. Bey gibi yaşadığı söylenemezdi. Beylik neydi ki? Parası ve adamları olmak mı? Parayla satın alınana adam denirse. Denmeyeceğine göre geriye sadece parası olana bey sayılmak kalıyordu. Beylik orada kalsın, Ali’nin hatta köyden hiçbirinin buna ihtiyacı yoktu zaten. Açlıktan ölen olmamıştı daha. Kıtlık yıllarına ait hikayelerini anlatan neneler, dedeler de yoktu. Ya köylüler ya emekliler ya da yaşlılar vardı köyde. Ali o yaşlılardan biriydi. Köyün en yaşlısı. Sosun, Elif, Hayriye, Veli gibi. Ali de seksen yaşın üzerindekilerin arasından biriydi. Isınmaya çalışırken son günlerini sayıyordu. Yaşamak için kalan günlerini. Çiğnediğini yutamıyor; yuttuğunu içerde tutamıyordu. Günlerdir tek lokma yutmadığı halde midesi, yemek borusu boğazına kadar doluydu sanki. Su içmekte bile zorlanıyordu. Kimin kimden önce öleceği bilinmez diyorlardı. Ali, sıranın kendisinde olduğunu biliyordu. Yaşıyor görünüyordu sadece.

Kimin kimden önce öleceği bilinmez diyenler, haklı olabilirlerdi. Daha birkaç gün önce birer hafta arayla köyün iki gelinini toprağa vermişlerdi. İkisi de kanser hastasıydı.  İkisi de yarım düzüne, tamamı da ergin yaşta çocuğu olsa da henüz genç sayılırlardı.

Bir kamyonet tekerlek izi bırakarak geçti. Selam yerine kornaya bastı şoför. Ali, elini kaldırmak istedi, kolu kalkmadı, hafifçe başını oynattı. Kamyonet geçince Erkan’ın tavuklarından bir kısmı yolun alt tarafına, bir kısmı da yolun üst tarafına çekildi. İri yapılı iki horozun marifetinden bütün tavukların sırtı çıplaktı.

Erkan’ın ahırı yolun üst tarafında, bahçesi yolun alt tarafında kalıyordu. Son yağmur, bahçeye tonlarca kum taşımış; domates, biber fideleri bu kumların altında kalmıştı. Erkan, sarı çizmelerini çekmiş, şimdi o kumları temizlemeye çalışıyordu.

Ali, bir ayağını öne doğru uzatmış, diğer ayağını duvara yakın tutuyordu. Ağırlığını elindeki bastona vermiş gibi görünse de yükünü Erkan’ın taş duvarı çekiyordu. Evinden taraf, yürüyüp indiği yola bakıyordu. Onca yolu nasıl yürüyebilmişti sahi? Yürüyemez miydi? Elli, ya da altmış metrelik yol ne zaman bu kadar uzun ve uzak görünmeye başlamıştı? Geçen yıl, önceki yıl, daha önceki yıl mı? Şimdi mi? Şu anda mı? Peki, bu yolu geri çıkabilecek miydi? Kaç dakikada, kaç saatte? Ayakta olmayı yaşamak sanıyordu insanlar. Ali, hala ayakları üzerinde duruyordu, ama. Ama yaşamadığını ondan başkası bilmiyordu daha. Kafası film setinden farksızdı son günlerde.  Uyanıkken yönetmen koltuğuna oturuyordu.  Sadece yönetmen koltuğuna değil, kameraman, kamera asistanı, teknisyen, set elemanı koltuğuna kuruluyor ve kendi hayatını çekiyordu. Binlerce kaset, dünyanın çevresini sarmaya yetecek kadar film şeridi harcamıştı son günlerde. Ali’nin hayatı dijital değildi ki, megabyt düşünsündü. Eline cep telefonu almamıştı hiç. Bir tuşa dokunmamıştı. Bir harfi tanımıyordu. Hala kimi insanların asil, kimisinin de maraba doğduğunu sanıyordu. Cep telefonunu kulağına tutuyorlardı. Dışarıdaki çocuklarından biri ya da bir akrabaları aradığında. Arayanlar en çok, “baba nasılsın?”, “amca nasılsın?”, “dayı nasılsın?” diye soruyorlardı. Arayıp, müjde verir gibi, “evlenme teklifi aldım” diyebilecek genç bir bayan arkadaşı da yoktu. Yaşıtları dışında hiç arkadaşı olmamıştı. Aynı anıları paylaştığı insanlardan geriye kalanlar bir elin parmak sayısını geçmiyordu. Onlar da kendisi gibi, nasılsın sorusuna, yalan yanlış, “iyiyim” diye cevap vermek zorunda kalıyorlardı. Arayıp soranların inandırıcı ses tonları, masum soruları, iltifatları yorucu geliyordu artık.

Sormakla insan iyi olur muydu?

İyi olmak ne demekti? “İyiyim” diye cevap veriyordu hep. İyiyim deyince, insan iyi olur muydu? Nasıl olunurdu? Yediğinden tat alamıyorsan; tadı bırakın bir kenara, ağzına aldığın lokmayı çiğnemiyorsan, yutmuyorsan?

Ali amca nasıldı gerçekten?

Kendisini umursadıkları için mi, arayıp sormuş gibi davranıyorlardı? Sevip saydıkları için mi? Sevip sayıyorlarsa; görünmeyen, duyulmayan, anlaşılmayan kimdi peki? Yaşlandığının da farkında değillerdi. Köyde yaşayanlar için, Ali sadece bir Ali’ydi. Köylü Ali, komşu Ali, kırk yıl öncesinin Ali’si. Çoban Ali’si. Irgat Ali’si. Maraba Ali’si. Üç oğulun, dört kızın babası; Emine’nin kocası Ali. Onlara sorsanız, derlerdi ki: Ali kırk yıl öncenin Ali’sidir. Onların bildiği Ali o zaman da böyle kibrit çöpü gibi incecik ve keçi boynuzu kadar esmerdi. Ali’nin ne zamandan beri bir kadının kalçasına dokunmadığını düşünen çıkmazdı aralarından. Üç beş ay değil, on on beş yıldır yataklarını ayırmışlardı. Aynı odada Emine bir kanepede, o, başka bir kanepede yatıyordu. Köy kadınlarının donları, gecelikleri uzundur. Emine’nin kiler de uzundu. Ali bir kadını çıplak görmeyeli de yıllar olmuştu. Karısını bile. Kim umursuyordu ki bunu?  Haklıydılar. Emine daha ölmemişti ki. Emine hatun hala hayattaydı ve hala ayakları üzerinde durabiliyordu.

Ali, sırtını Erkan’nın bostan duvarına verdiği sıralarda Emine hatun, bir kilometre kadar uzaktaki köprüye doğru yola çıkmış, hala dönmemişti. Emine hatun; ineği, danayı, eşeği bahane edip günlük yürüyüşünü aksatmazdı. İnekler çayıra girdi, danalar emdi, eşekler el alemin bostanına girdi demesinler diye söylenmesi bahaneydi sadece. Kocadır, çocuktur, gelindir diyeceğine özgür, başına buyruk; tat almazlığa, acı duymazlığa vermişti kendini.

Ali, çocukların bir nefesle koşarak, ineklerin, eşeklerin sallana sallana çıktığı dönüş yolunu çıkamayacağını düşündüğü bir anda oradan geçiyordum. Başka ne düşünüyor olabilirdi ki? O yola nasıl baktığını gördüm. Başını ayak ucuna doğru eğdiğini, ardından yavaşça kaldırıp evine doğru nasıl yılgın yılgın baktığını gördüm.  

“Nasılsın Ali amca?”

Yoldan aldı yüzünü, bana döndü. Sese mi, soruya mı, orada ondan başka birinin bulunmasına mı şaşırdı, bilemedim. Yüz hatları tersine dalgalandı sanki. Ürkütmüştüm, sanırım. Tebessüm etmek veya düşünceli kalmak arasından bir seçim yapamadı ilk başta. Kendini toparlayınca, tanıdık yüz hatları belirdi. Tebessüm ediyordu artık. “İyiyim dersem, iyi olur muyum” der gibi baktı.

“Nasılsın?” diye sorup duranlar, kendisi için çemberin daraldığını görmüyorlar mıydı?

Bir cevap vermeden önce yüzünü duvara çevirdi. Ayaklarına yer aradı; elindeki bastonu bıraktı, duvara tutunmaya çalıştı. Kusacakmış gibi başını eğdi. Kusuyordu, kusmadı. Ayıp olmasın diye tuttuğunu anladım. Sırtını döndüğü için, mahcubiyet duyduğunu da… Önceki yıllar biz şehirden köye geldiğimizde mutlaka “hoş geldiniz” demeye gelir, oturur, fazla konuşmaz, daha çok konuştuklarımıza kulak kabartırdı. Bu yıl gelmedi; gelemezdi. Çok yorgun, bitkin ve halsiz görünüyordu. Cevap veremez görünce onu, nasılsın diye sorduğum için pişmanlık duydum.  

Haze basamakları indi. Asıl ismi Hazal bile değildi, ama köyde herkes ona Haze diyordu.  Yaşı dört, beş. Kış çocuğuydu sonuçta. Kış aylarında köyde çok az çocuk olur. Üç, bilemedim beş çocuk.  Bütün zamanları büyüklerle geçer. Kış çocukları büyükle büyük, yaşıtıyla yine büyük gibi konuşur. Yürürken elini kolunu sallayarak yürür. Sağına soluna bakmadan araba yolunu geçti. Elini kolunu sallıyordu. Çantası omuzundaydı. Çanta dizine kadar sarkmış, bacaklarına dolanıp duruyordu. Gözüne Ali’yi kestirmişti. Yola inmeden önce basamaklarda etrafı kolaçan etmiş, sırtını Erkan’ın bostan duvarına dayayan Ali’yi görmüş, onu gözüne kestirmişti. Yaşlılar tam onun dişine göreydi. Ellerinden bastonlarını almak güzel oyundu onun için. Seksenindeki Hayriye’nin Haze’nin elinden çektiğini bilmeyen yoktu. Hayriye ile Haze’nin çekişmelerini güle katıla anlatıyorlardı. Her ne kadar kanadı kırık bir güvercin gibi duvar dibinde tünemiş gibi görünse de Ali dedenin kolay bir lokma olmadığını biliyordu. Hangi yaşlının elinden baston alına bilindiğini hangisinden alınmadığını da…

“Burada ne yapıyorsun Ali dede?”

Ali, cevap vermek istemedi.

“Sen kimi bekliyorsun?”

Ali, yine cevap vermedi. Aslında cevap vermeye mecali yoktu.

“Çişin mi geldi?”

Ali, yüzünü buruşturdu. Kızar gibi yaptı.

Haze, Ali dedenin zayıf noktasını kolay ve erken keşfetmenin keyfi içinde kendi ayaklarına baktı.

“Hasta mısın?”

“Karnın mı ağrıyor?”

Ali susuyordu.

Haze çantasına el attı. Çantasından bir bayram şekeri çıkardı ve Ali’ye uzattı.

“Ye” dedi.

Ali, boş boş bakmaya devam ediyordu. Haze’yi izlerken Ali’nin yüzü morarmıştı. Elini uzatmaya çalıştı, uzanamadı.

Haze, yanına sokuldu, elindeki şekeri usulca Ali’nin cebine bıraktı. Ali, Haze’nin eli cebine kolay girsin diye duvara yaslandı iyice. Ali teslim olmuş görünüyordu. Haze, bu fırsatı kaçıramazdı. Ali’nin elindeki bastonu kaptığı gibi geri geri birkaç adım attı. Ali boş bulunup elini gevşetmişti. Haze, Ali’nin bastonunu bu kadar kolay alabileceğini düşünmemişti bile. Büyükler kendisini bayram şekeri ile oyalıyorlardı. Demek ki bayram şekeri büyükleri de sakinleştiriyordu.  Bir bayram şekerine bir baston iyi, basit ve adil bir alışveriş olmuştu. Ali boş boş bakıyordu sadece. Haze geriye bir iki adım attıktan ve ayaklarına kadar sarkan çantasını omzuna yerleştirdikten sonra döndü, köpek ve tavuklara kalmış köyün kör sokaklarına doğru önce birkaç küçük adım, ardından makaslı ve büyük adımlar atarak uzaklaştı. Çok mutluydu.

Ali’yi o günün akşamında Bingöl’deki hastaneye kaldırdılar. Diğer gün Ali’nin Elazığ’a sevk edildiği haberi geldi.

Cafer Yurtsever, Mayıs 2019

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın