İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yılan

Kırmızı bir yılan bir gün önce üzerinde oturduğum taşlıkta kıvrılmış güneşleniyordu. Güneşlenmiyor da olabilirdi. Onu fark edinceye kadar öksürüp aksırmış, çatı sacları öğleden sonrasının güneşinden parlayan Buban köyünün evlerinden, tırtıl talanına uğrayan meşeliklerden, henüz yaz mevsimin ilk ayında bozkıra dönen sudan uzak yamaçlardan taraf baka baka sözlerini bir kez daha hatırlamayacağım kendi türkülerimden nağmeler dizmiştim. Hareket etmeliydi nezaketen. Etmedi.

Türkü dedim diye haydi bir tane söyle, demeyin. Makam yok, usul yok, bir yığın söz. Aileden müzik kulağı olmayan tek kişiyim. Kalabalıklara kapalıyım zaten.

Tırtıl demişken; geçenlerde bir cuma günü, öğle saatlerinde Buban köyünün eski muhtarlarından Hasan Polat ile Cafer’in Çeşmesi çayırının ortasında bir yerde karşılaştım. Çayır henüz biçilmemişti. Otların arasında sadece başlarımız görünebiliyordu. Koşar adım geliyordu. Espri babında, “Cumaya mı gidiyorsun?” diye sordum. Canı sıkkındı. “Ne cuması?” diye çıkıştı. Ardından bağrını açtı, gösterdi. Boynu, göğsü, kolları şişlikler içindeydi. “Tırtıl perişan etti beni” dedi ve yoluna devam etti. Bir an önce kendini köye atıp elbiselerini değiştirmek ve yıkanmak istiyordu. Tırtıl çekirgeler gibi silip süpürüyor her tarafı. Meşelikler yanmış görüntüsü içinde. Ağaçlar hiç yaprak açmamış gibi. Söz aramızda kalsın. Diyorlar ki, çocuklar ormanlarda saklambaç oynamasın diye devlet, bu tırtılları havadan silkelemiş. Kova kova…

Gelelim taşlıkta taşlara dolanan, hiç kımıldamayan kırmızı yılana.  Hareket etmiyordu.  Hareket etmediği için kimler olduğunu tahmin ettiğim çocukların onu öldürüp oraya bıraktıklarını düşündüm.

Sanırım, mayına bastım yine.

Neden çocuklar, diye düşündüm ki hemen?

Kaç yaşında olursanız olun çocukluğunuz peşinizden gelir.

Kamış ile şişirdiğiniz kurbağalar mesela…

Çocuklar yılanı öldürüp o taşlığa serdi demeyelim.

Şimdilik bir insanoğlu diye bilelim.

İnsanoğlu bir başka canlıyı korkusunu bastırmak için öldürür.

Bir insan, birden fazla insan, bir sürü insan ya da bir semer insan bu işi yapmıyor mu zaten?

Bir dakika…

Bu dağlarda insanlar, insanoğlu değil, hala insan.

O taşlığa sere serpe yayılan yılan güneşlenirken uyuyakalmış olamaz mıydı?

Ellerime baktım.

Elimde bir ağaç parçası bile yok.

Burası şehir değil köy; bastığım beton değil, toprak, hatta taş.

Bulmacayı küçük bir taş çözmeye yeter diyordum, yetmedi. Kırmızı yılanın uzandığı taşlığa fırlattığım taş iki kez sekti, yılan duymadı bile.

Küçük bir taş daha…

İkinci taş parçası, yılanı sıyırdı taşlığa çarptı, tok bir ses çıkardı.

Kırmızı yılan taşlıktan başını çıkardı. Kaldırmadı, çıkardı. Yılanın başı taşların arasında bir delikteydi. Aramızda birkaç metre, görmez miyim? Göz göze geldik. Durduğum tarafa doğru süzülmek niyetindeydi. Yöneldiği tarafta bir insanoğlunu görünce vazgeçti. Döndü, bir buçuk metrelik gövdesini arkasından çeke çeke, aslında bir gövde gösterisi yapa yapa, taşların arasından bir yol bulup gözden kayboldu.  

Dün o taşlığa dolanmasam da oturan bendim.

Aklıma ilkin çocuklar, insanlar, insanoğulları, kurbağalar ve alakasız bir sürü ıvır geleceğine, bir yılanın yuvasının üzerine oturduğum gelse, uçuklarımı sayıyor olacaktım şimdi.

Söylemedim. Yılanın yaşadığına sevindim tabi ki.

Cafer Yurtsever

23.06.2019

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın