İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İNADINA AŞK, İNADINA YANMAKTI METİN ALTIOK


Yay kaşlarının siperinde saklamaya çalıştığı göz ferleri, beni de siperine yatırarak sıcaklığında hapsetmişti.

Ölümlerin bir nefes kadar yakın olduğu, sislerin caddelere sindiği bir günün ikindi vaktiydi.

Caddeye açılan dış kapı usulca aralanmış, kapıdan çıtı pıtı zarif bir Adam belirmişti. Çizgileri belirsiz kareli desenlerden gri bir ceket giyinmişti. Gri bir pantolon, kısmi aklarla karışmış top sakal ve şakaklar adeta giyindikleri ile bir bütünlük sağlıyordu. Saçları muntazam bir şekilde arkaya taranmıştı.

Yay kaşlarının siperinde saklamaya çalıştığı göz bebekleri ışıl ışıldı. Işıltılar, taktığı gözlüklerden taşıp gözlerimde buluşmuştu. Oturduğum tezgâh masasından kalkarak hoş geldiniz, buyurunuz diye karşılamıştım.

“Hoş bulduk,” deyip hemen sol girişte bulunan minik kitap reyonuna yönelmişti.

O dönemde Bingöl’de kitap satan hiç yoktu. (Milli Eğitimin ders ve Texas, Tomix kitapları hariç) 12 Eylül’ün ateşi, daha önce her sokak başında bulunan tüm kitapçılardaki kitapları ya yakmış ya da kuytu bir yerlerde hapsettirmişti. Zaten 12 Eylülden üç veya dört yıl sonraki bir zaman dilimiydi. Dolayısı ile kitap satmakta zor bir işti. Neyse ki zorları seviyordum.

İlk kez gördüğüm bu Adam, hemen kitaplara yönelince muhtemelen şubeden polis diye içimden geçirdim. Yabancısı değildim beni pek sevmezlerdi zaten.

Dakikalar ilerledikçe, reyondaki Adam’ın, kitapların arka kapaklarını okudukça göz ferlerinin daha da ışıldadığını görüyordum, arka kapağını okuduğu kitabı, eskisinden daha düzenli bir şekilde yerine yerleştirerek diğerine bakıyordu.

Rahatlamıştım. Polisler özellikle bu tür kitaplara bu denli severek dokunmazlardı.

Kitap reyonundan, Erbil Tuşalp’in ismini şimdi hatırlayamadığım bir kitabını almıştı o günlük. Bana doğru yönelerek kitabı paketlememi istemişti.

Bu zarif ince Adam’ın polis olmadığı tezi iyice yer etti bende. “Yeni atanan bir öğretmen olmalı,” diye düşünmeye başlamıştım.

Bir yanda kitabı paketlemeye çalışırken diğer yandan da meçhul Adam’a olan gözlemlerim devam ediyordu.

Yakınken, yay kaşlarının siperinde saklamaya çalıştığı göz ferleri beni de siperine yatırtarak sıcaklığında hapsetmişti. Yöre insanına benzemeyen bu Adam, artık çok yakınımdaydı.

İlk hamle, meçhul Adamdan gelmiş ve kitaptan boşalan elini uzatarak:

“Ben Metin Altıok,” diye ikinci kez sesini duyuyordum. Etkilenmiştim ve sıcaklığında buluşmuştu elim, ancak tanımıyordum Metin Altıok’u. Biraz duraksadım hatırlamaya, tanımaya çalışmak için. Kendisi yardımcı oldu:

“Bingöl Lisesi’nde felsefe öğretmeniyim,” diye tamamladı.

Yine tanıyamamıştım.

“Hocam, kusura bakmayın, Bingöllüyüm ama Bingöl’de kalmışlığım çok sınırlı, dolayısı ile sizi tanıyamadım kusuruma bakmayın” diye kendimi aklamaya çalıştım. Metin Hocam gülümseyerek omzuma dokunmuştu,

“Desenize senden daha çok Bingöllüyüm,” diyerek gülümsetmişti ikimizi de.

Şeklen tanışma faslımızdan sonra, çay ikram etmek istediğimi teklif edince hiç ikilemeden “içelim” diyerek teklifimi kabul etmişti.

Kırtasiye Dükkânının arka tarafında yarı camekânla kapatılmış, küçük bir oturma alanı vardı. Genellikle bu mekân da dostlar oturur sohbetler ederlerdi. Kısaca dostların ağırlandığı sohbet noktamızdı o minnacık mekân. Sonra sohbetler demlenir yudumlarca çay olurdu.

Kısaca tanıştığımız yarı resmi ilk sohbetimizden sonra ayrılmak üzere iken, bir çocuk utangaçlığı edasında,

“Aydın Bey, hayat malum, öğretmen maaşı ile geçinmek biraz sıkıntılı. Benim kitaplarım var, getirsem burada satmaya yardımcı olur musun?” diye sormuş ve benden cevap beklemişti.

Şaşkınlığımdan sonra aklıma ilk gelen 2. el kitaplar olmuştu.

“Hocam, her ne kadar 2. el kitap satmıyorsak da siz getiriniz. Umarım yardımcı oluruz,” diye cevap verince Metin Hoca sessiz bir kahkaha atarak:

“Aydın Bey, benim kendi yazdığım şiir kitaplarım var. Onlardan söz ediyorum,” dedi.

O an üzerimden kaynar sular döküldü.

Biraz önceki, tanışma faslında kitaplardan, şiirlerden, şairlerden söz açılınca mangalda kül bırakmamıştım. Karşımdaki şairi tanımadığım için utancımı avuçlarımda sımsıkı saklamaya çalıştıysam da, ok yaydan çıkmıştı bir kere. Bir kitap satıcısı olarak, Metin Altıok’u tanımamam çok bozmuştu beni. Metin Hoca bu durumumu hissetmiş olmalı ki, oldukça mütevazi bir üslupla,

“Aydın Hocam, benim şiir yazdığımı, ben bilirim bir de dağıtımını göze alamayan birkaç yayıncı ve kitap dağıtımcısı,” diyerek beni korumaya almıştı hemen.

Metin Hoca tüm mahcubiyetlerimle beni, göz hapsine alarak beraberinde götürmüştü o ilk tanıştığımız gün.

İkinci gün, koltuk altında sıkıştırdığı, o güne kadar yayınlanmış, tüm kitaplarından birer demet yaptığı bir koli kitap ile geldi. Kitapları hemen vitrinde “A” sınıfında sergiledim. İkinci gün büyük bir bez afişle:

“METİN ALTIOK’UN TÜM ŞİİR KİTAPLARI SADECE AYDIN KIRTASİYE’DE SATILMAKTADIR”

yazılı, İnönü Caddesinin bir tarafından diğer tarafındaki elektrik direğine bağlanacak şekilde büyük bir bez afiş hazırlatmış ve astırmıştım. Bu afiş, Metin Hoca’yı, biraz mahcup, biraz da mutlu etmişti. Ancak, “reklama ne gerek vardı” diye bana tatlı sert çıkıştı yine de, “ Bu yaptığım, sizin reklamınız değil, Aydın Kırtasiye’nin reklamıdır” diyerek kendimi savununca, gülüşlerini gözlerinin yamacına yaslayarak gözetlemeye devam etti beni.

Artık Metin Hocam, Kırtasiyenin müdavimlerinden olmuştu. Kırtasiyenin yoğun olduğu saatlerde müşteriye paketleme işlerinde dahi yardımcı oluyordu.

Metin Hocam benden daha Bingöllü idi. Öncelikle benim Metin Hoca’yı evime davet etmem gerekiyorken kısa bir süre sonra, ısrarla evine davet etmişti. Metin Hocam yine bir sıfır önde yol almıştı. Akşama evine gittiğimde, Nebahat Hocam ile birlikte karşılamışlardı beni. Kendimi hiç yabancı hissetmemiştim, bir aile bireyinin evinde gibiydim.

Büyükçe bir salonu vardı. Salonda ne kadar koltuk, ne kadar sehpa, ne kadar kanepe, ne kadar dolap, ne kadar halı ne kadar duvar varsa hepsinin üstü hınca hınç kitap, dergi gazete, kendi el çizimleri ile tablolarla doluydu.

Bir Anadolu köyünde gece yıldızlarının serpiştirildiği gökyüzü gibiydi salonu. Ortasındaki dolunay da kendisiydi.

Toplasanız benim Kırtasiye dükkânımın içindekilerden kat kat fazla doküman kitap vardı. Atacağınız her adımı sakınarak yere basmak gerekiyordu.

Şiirlerine ilişkin, kitaplarına ilişkin gazete dergi eleştirmenlerince yapılan eleştirilerin kupürlerini özenli bir şekilde kesmiş, özenle biriktirmiş, bir karton niteliğindeki bir mukavvaya yapıştırarak özenli bir şekilde tek tek klase ederek istiflemişti.

Dikkatimi çeken en önemli şey, eleştirmenlerin övgü dolu eleştirilerini hiç paylaşmak istememişti benimle. Hep negatif eleştirileri, paylaşmak isteğindeydi.

Konukseverliği büyülemişti beni. Müstesna bir gece yaşamıştım. Bir çocuk kadar duru masum ve tüm duyguları çırılçıplaktı. Şiirlerindeki imgelemlerden de saklı değildi.

Gecenin geç saatlerine kadar süren konukseverliğini, sohbetini esirgemeden sonradan da uğurlanmıştım.

Konya’ya gidinceye kadar, görüşmelerimiz devam etmişti.

O gece anlamıştım ki,
Metin Hocam çıplak duru aşklarıyla,
Yaralı bir tutsaktı.
Bazen kanadı kırık bir güvercin,
Bazen taş duvarlar arasında yuvası dağılmış bir serçenin çığlığıydı,
Hapsedilmişti ortalık bir yerlerde.
O aşklarına yakın, aşkları ona yakın ve arşınlarca uzak mesafelerde.

İnadına aşk, inadına yanmaktı, yaşamak adına ateşe dokunarak Temmuz’da yola devam etmekti Metin ALTIOK.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın